İlk duyuşta kulağa çok hoş gelen, onur ve şeref gibi caf caflı kelimelerle birlikte anılan kelimelerdir hak ve hoşgörü... Birbirine çok yakınmış gibi duran bu iki kelime aslında birbirlerine o kadar da yakın değillerdir... Hakkın olmadığı yerde hoşgörü ortaya çıkar. Hoşgörülü olmamız gereken durumlar çoğu zaman hakkımızın yenildiği anlardır. Bazen üst komşumuzun küçük oğlu gürültü çıkartarak uyuma hakkımızı elimizden alır. Bazen yolda yürürken birisi ayağımıza basar sesimizi çıkartmayız. Bazen de yağmurlu bir günde yaşlı bir teyze şemsiyesini gözümüze sokar yine sesimizi çıkartmayız. Bu tür durumlarda hep hoşgörülü oluruz. Günlük hayatta hoşgörü herkeste olması gereken insansı bir özelliktir buna lafım yok. Benim lafım hoşgörüyü propaganda haline getirenlere! Toplum olarak farkında olmasak da normalden fazla hoşgörüşlüyüz aslında. Hakkımızı aramamak ya da hakkımız yendiğinde sesimizi çıkartmamak, hep bu hoşgörü toplumu olma geleneğimizden kaynaklanıyor. Batıda hoşgörü kelimesini bu kadar sık duyamazsınız. Çünkü hoşgörüye gerek kalmayacak bir haklar bütünü oluşmuştur toplumda. Batılı için sınırlar kesin ve nettir. Alttan almayı gerektirecek bir durum yoktur. Orada Yaşlı teyze bile hoşgörü gösterilmeyeceğini bildiği için şemsiyesini daha dikkatli taşır. Bugüne kadar avrupa felsefesinde hoşgörüden bahseden tek bir filozof bile çıkmamıştır. Halbuki bizde hoşgörüden başka birşey konuşulmadı asırlardır. Aydın profillerimiz bile birbirinden farklı. Bizim Mevlana'mız var batının jean jacques rousseau su... bizim Yunus Emre'miz var onların Spinoza'sı.. Batıda herşey haklar üzerine kurulu... Bizdeyse ilişkiler üzerine. Ne kadar batılı olmaya çalışsak da olaylar karşısında oryantalist bakış açımızdan vazgeçmediğimiz müddetçe bu mümkün olmayacaktır. Bu bakış açısı aslında değerlerimizin bütününü oluşturuyor. Hoşgörü ve idare etme geleneği örf, adet ve ananelerimizin ayrılmaz bir parçası olduğu için bundan vazgeçmek çok zor olacağa benziyor. Toptan vazgeçelim demiyorum tabiki ama en azından bu törensi havadan kurtulup haklar üzerinde daha fazla yoğunlaşmamız gerekiyor. İnsanların ya da toplumların değerleri zaman içinde değişebilir. Normalin normu değiştikçe değerlerde değişecektir. Bundan yıllar önce hindistanda bir adam öldüğünde karısı da onunla beraber yakılırdı. Bu olay gayet normal karşılanırdı. Ama günümüzde normlar değişti ve bu artık hindistanda normal karşılanmıyor. Türk Milleti’nin de normları zamanla değişecektir. Burada önemli olan değişimin ne yönde olacağı... Oryantalizme mi yoksa pozitivizme doğru mu olacak? Hoşgörü toplumu olarak kaldığımız müddetçe hak ve özgürlüklerimizi elde edemeyiz. Tabiki birey olarak hoşgörülü olmak iyi birşeydir ama bir toplum hoşgörülü olamaz olmamalı yoksa o toplum kendisini sömürenlere karşı hep hoşgörülü kalır. Toplum hak ve adaletin en iyi işlediği mekanizma olmalı. Hak matematiksel, hoşgörüyse duygusal bir durumdur . Türkiye bu ayrım noktasında HAK kını hoşgörüden yana kullanmaya devam ediyor. Avrupa birliğinin kapısında bir hoşgörü toplumu... Siyah beyaz avrupada gri bir Türkiye çok eğreti duracak gibi görünüyor
Hoş-görüş lü olmak dileğiyle...
NOT: Bu yazı Çiğdem Kaya'ya ithaf olunur.
birey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
birey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Kasım 2009 Cumartesi
HAK VE HOŞGÖRÜ
Etiketler:
amerika,
avrupa,
ayrım,
birey,
duygusal,
hak,
hoşgörü,
oryantalizm,
öngörü,
pozitivizm,
siyah beyaz,
sosyoloji,
toplum,
türk milleti
7 Kasım 2009 Cumartesi
Mavi Domates Siyah Ölüm
Hayatımıza her geçen gün yeni bir terim, yeni bir kelime giriyor. Genetik bilimi henüz bir toz bulutuyken hormonlu gıdalar vardı hayatımızda. Ardından sırasıyla önce domuz gribi sonra da genetiği değiştirilmiş organizmalar girdi yaşantımıza...
Aslında GDO( genetiği değiştirilmiş organizmalar) ın geçmişi domuz gribinden çok daha önceye dayansa da GDO lar domuz gribinden daha sonra ülkemize girebildi(hatta bu yazının yayınlandığı sıralarda henüz girmemişti). Genetik biliminin gelişmesiyle birlikte bilimsel teknikler uygulamada da kendisine yer buldu ve insanlık yararına (ya da zararına) pek çok yeni ürün hayatımıza girdi ve bir çoğu da girmek üzere. Üstelik öyle hızlı ve tehlikeli gelişti ki bilim, GDO ları duyunca hormonlu gıdaları mumla arar olduk artık!
Genetik bilimi çok geniş bir konu ve sanırım hayatımızın kalan kısmında bu kelimeyi çok daha fazla duyacağız. Mesele sadece domatesteki balık kokusunu gidermekle ya da kanser olmayı önlemekle biteceğe benzemiyor. Hatta önümüzdeki 10 yılda da biteceğe benzemiyor. Genetik bilimiyle beraber insanoğlu neredeyse ölümsüzlüğün kapısını açtı gibi birşey aslında. Şimdi herkes "du bakalım başımıza daha neler gelecek?" diye merakla bekliyor. Çünkü genetik biliminin iyi sonuçları olabileceği gibi kötü sonuçları da var. Bunu da medya da her geçen gün çıkan yeni haberlerden görebiliyoruz.
Artık günümüzde bir organizmanın genleri parçalanabilmekte ya da başka bir organizmaya kopyalanabilmektedir. Bu sayede ülkeler arası savaşlar bile bundan sonra gen savaşları şeklinde olacak gibi görünüyor. Atomu keşfetmiş, ardından da atom bombasını yapmış insanoğlunun bilimsel buluşları her zaman insanlığın yararına kullanmadığı aşikar... Genetik bilimindeki bu gelişmeler ışığında da bir biyolojik silahın günün birinde insanlar üzerinde kulanılmayacağını kimse garanti edemez...
Şimdilik domatesin genlerini patatese, patatesinkileri de bir ineğe kopyalayabilmek mümkün... Yarın kök hücre uygulamasıyla sıfırdan otuziki dişi ağızda yeniden oluşturmak, hatta yaşlanmayı önlemek de mümkün olabilecek. Ama bazı devletlerin diğerlerine hükmedebilmek için bir savaşa bile gerek duymadan gizlice atmosfere bıraktıkları bir biyolojik zehirle onlar üzerinde hakimiyet kurmaları, beyinlerine nüfuz etmeleri, köleleştirmeleri ve hatta topluca öldürmeleri de mümkün olabilecek. Üstelik mevcut bitki örtüsüne ve hayvanlara zarar vermeden sadece insanları öldürecek bombalar yaparak... Böylece o coğrafyadaki bitkisel zenginliklere de ulaşmak mümkün olabilecek.
Genetiği değiştirilmiş hayatlar ve genetiği değiştirilmiş ölümler... Hepsi aynı filmde! Sahi siz hiç mavi domateslerle bezenmiş bir çoban salatası yediniz mi? Ben yemedim. Uzun bir süre de yemeden yaşayabilirim...
Aslında GDO( genetiği değiştirilmiş organizmalar) ın geçmişi domuz gribinden çok daha önceye dayansa da GDO lar domuz gribinden daha sonra ülkemize girebildi(hatta bu yazının yayınlandığı sıralarda henüz girmemişti). Genetik biliminin gelişmesiyle birlikte bilimsel teknikler uygulamada da kendisine yer buldu ve insanlık yararına (ya da zararına) pek çok yeni ürün hayatımıza girdi ve bir çoğu da girmek üzere. Üstelik öyle hızlı ve tehlikeli gelişti ki bilim, GDO ları duyunca hormonlu gıdaları mumla arar olduk artık!
Genetik bilimi çok geniş bir konu ve sanırım hayatımızın kalan kısmında bu kelimeyi çok daha fazla duyacağız. Mesele sadece domatesteki balık kokusunu gidermekle ya da kanser olmayı önlemekle biteceğe benzemiyor. Hatta önümüzdeki 10 yılda da biteceğe benzemiyor. Genetik bilimiyle beraber insanoğlu neredeyse ölümsüzlüğün kapısını açtı gibi birşey aslında. Şimdi herkes "du bakalım başımıza daha neler gelecek?" diye merakla bekliyor. Çünkü genetik biliminin iyi sonuçları olabileceği gibi kötü sonuçları da var. Bunu da medya da her geçen gün çıkan yeni haberlerden görebiliyoruz.
Artık günümüzde bir organizmanın genleri parçalanabilmekte ya da başka bir organizmaya kopyalanabilmektedir. Bu sayede ülkeler arası savaşlar bile bundan sonra gen savaşları şeklinde olacak gibi görünüyor. Atomu keşfetmiş, ardından da atom bombasını yapmış insanoğlunun bilimsel buluşları her zaman insanlığın yararına kullanmadığı aşikar... Genetik bilimindeki bu gelişmeler ışığında da bir biyolojik silahın günün birinde insanlar üzerinde kulanılmayacağını kimse garanti edemez...
Şimdilik domatesin genlerini patatese, patatesinkileri de bir ineğe kopyalayabilmek mümkün... Yarın kök hücre uygulamasıyla sıfırdan otuziki dişi ağızda yeniden oluşturmak, hatta yaşlanmayı önlemek de mümkün olabilecek. Ama bazı devletlerin diğerlerine hükmedebilmek için bir savaşa bile gerek duymadan gizlice atmosfere bıraktıkları bir biyolojik zehirle onlar üzerinde hakimiyet kurmaları, beyinlerine nüfuz etmeleri, köleleştirmeleri ve hatta topluca öldürmeleri de mümkün olabilecek. Üstelik mevcut bitki örtüsüne ve hayvanlara zarar vermeden sadece insanları öldürecek bombalar yaparak... Böylece o coğrafyadaki bitkisel zenginliklere de ulaşmak mümkün olabilecek.
Genetiği değiştirilmiş hayatlar ve genetiği değiştirilmiş ölümler... Hepsi aynı filmde! Sahi siz hiç mavi domateslerle bezenmiş bir çoban salatası yediniz mi? Ben yemedim. Uzun bir süre de yemeden yaşayabilirim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)